BARODAN HABERLER

Adana Barosu'nun 27.dönem olağan genel kurulu yapıldı.

615 görüntülenme
20/10/2012
Adana Barosu'nun 27.dönem olağan genel kurulu yapıldı.
Adana Barosu Tesislerinde divan başkanlığını eski Baro Başkanlarından Av. İsmet Altuğ'un yaptığı genel kurulun ilk günü, çok sayıda üyenin katılımıyla saygı duruşu ve İstiklal Marşı'nın okunmasıyla başladı. Baro Başkanı Aziz Erbek, genel kurulun açılış konuşmasında, yaşamını yitiren avukatlara Allah'tan rahmet, yeni üye olan genç avukatlara da başarı diledi. Maddi menfaat beklemeden, mesailerinden fedakarlık edip özveriyle çalışan yönetim, denetleme ve disiplin kurulu üyelerine, Türkiye Barolar Birliği delegelerine ve çalışanlara teşekkür eden Erbek, "Baro başkanı olarak hukuk ve hak adına neyi ne kadar yapabildim, taş üstüne taş koyabildim mi, bir hoş seda olarak kalacak mıyım- bilemem ama, sizlerden aldığım çok şey olduğunu bilin lütfen" dedi. Başkanın konuşma metni: "Değerli meslek büyüklerim, Savunmanın değerli temsilcisi meslektaşlarım. Adana Barosu'nun 27. Dönem Olağan Genel Kuruluna Hoş Geldiniz. Genel kurulumuzun mesleğimize, Türk yargısına faydalı olması ve başarılı geçmesi dileğiyle sizleri sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Hoşgeldiniz. Basınımızın değerli temsilcileri sizlerde hoş geldiniz. Geçtiğimiz iki yıl içerisinde kaybettiğimiz değerli meslektaşlarımıza Allah'tan rahmet dilerim. Aramıza katılan meslektaşlarımız, baromuza hoş geldiniz. Ayrıca, buraya kadar gelme zahmetinde bulunup Genel Kurulumuza katılımı sağladığınız ve onurlandırdığınız için sizlere değerli meslektaşlarım adına şahsım ve yönetim kurulu arkadaşlarım adına teşekkür ediyorum. Hiçbir maddi menfaatleri olmadığı halde kendi mesailerinden fedakarlık edip büyük bir özveri, anlayış ve hoşgörüyle uyum içerisinde çalışmaktan memnuniyet ve gurur duyduğum çok değerli yönetim kurulu üyelerime, denetleme, disiplin, TBB delegesi ve çalışma komisyonları üyelerime her zamanki olumlu çaba ve kıymetli hizmetlerinden dolayı teşekkür ediyorum. Bana tam dört yıl boyunca 'başkan' diyerek saygısını ifade eden arkadaşlarıma, mensubu olmaktan her zaman çok büyük onur duyduğum meslek örgütüme, hemen her günü yoğun bir koşuşturma, ziyaret, kabul, akıl yorma, sorun çözme, yorulma, bazen tıkanma, hak ve hukuk için adeta feryat ve isyan etme, birlikte el ele ve akıl akıla vererek düşünme ve tabii avukatların sorunlarına eğilmek ile geçen koca bir dört yıla veda ediyorum. Tam 48 ay, siz deyin kendi etrafında 1460 kez, ben diyeyim Güneş'in etrafında dans ederek dört kez tur atan bir dünyanın kat ettiği yolculuğu kat ettim ben de. Ve bugün huzurlarınıza "Öyle renkli bir dünya ki bu" diyebilmek için çıktım. Akciğeriyle soluk alıp veren, oksijenle kanını, o kanla hücrelerini yenileyen, yiyip içtikleriyle bedenine can verip hayatını idame ettiren ve adına insan denen canlıyız biz. Adını "yeryüzü" olarak koyduğu karanlıkta yapayalnız, Güneş'ten ışıklar yansıdıkça mavi, sulu, güzel, büyüleyici ve gözü yaşlı bir gezegenin çocuklarıyız. Bitmek bilmeyen savaşlar, ırk ve din adına işlenen cinayetler, dizginlenemeyen öfkeler, yeryüzünün en büyük imparatoru haline gelen "menfaat" adına yapılan çirkinlikler; beyaz, gri ve pembe yalanlarla kirlettiğimiz insan ve o insanın neredeyse bir foseptiğe dönüştürdüğü sular, göller, betonlaştırdığımız kentler, robotlaştırdığımız ilişkiler, nedense hep kadını, kendi anasını bacısını, kızını, kısrağını aşağılayıp onun kanını içen gelenekler ve bir de atomu parçalamaktan bile zor olduğunu gördüğümüz yok olası önyargılar... Ama bir gün hem iki nehrin arasında ve Anadolu'nun her yanında, gece gündüz her sokağında, 20 yaşında 45 belikli kızların tek başına özgürce sokağa çıkabileceği, komşularımızda ve her yerde, belki çok ilerde bir gün insan aklının bencil ve çirkin yanıyla çizdiği tüm sınırları ve önyargıları kaldırıp, kalıcı ve inandırıcı barış kardeşlik ve esenlik olacaktır diye umutluyum. Gelin, bugünü anlamak için eski Yunan'dan beri cevabını arayadurduğumuz o sorularla başlayarak bir yolculuğa çıkalım. İnsanlığın fikir evreninde gezelim biraz. İlk ve çok önemli sorusu şuydu felsefenin: Nedir evrenin özü? Su mu ateş mi? Hava ya da toprak mı?...Toprak, toprağımız, Güneş'in beslediği, suyun ve emeğin gücüyle beslenen gayya kuyusu...Peki, biz ne yaptık, kendi hayatımıza kıydık, zenginleştiğimizi sanırken geleceğimizi yok etmeye başladık. Ne kadar çoğuna sahip olursak o kadar göneneceğimiz yanılgısına düştük. Aslında kendi hayatını kendi eliyle çoraklaştıran insan olduk... Ve sen, ey çoğalalım diyen öğüt, "en az üç olmalı" diyen muktedir, dünya bir tane ve gidecek ne başka bir gezegen var ne de yenilip yok edilmiş işsizlik, açlık ve yoksulluk. 130 katlı çelikten binalar kuran, kıtaları aşacak uçakları icat eden, vebayı bitiren, dünyanın öteki ucuyla saliseler içinde iletişim sağlayan, siyah katrandan benzin, benzinden enerji üreten, bin gram uranyumla bin şehri aydınlatan; yazan, çizen, öğütleyen insanoğluna yakışıyor mu hiç kendi bindiği dalı kesmek?... Nedir anlamı üçüncü evin, malikanelerin, yüzlerce dönümü binlercesine çıkarmanın, yüz bin liraları milyonlarca liraya yükseltmenin... Ege'de yüz yıllar öncesinde Anadolu'nun eski ev sahibi Lidyalıların bulduğu para, bugün artık bir değişim aracı değil de esir almışsa hayatlarımızı, susup düşünmenin çoktan gelmiştir zamanı. Amerikalı devlet adamı Benjamin Franklin, boşuna "İnsan paranın sahtesini yapar, para da insanın..." demiyor. Ne zaman ki hırs bürümeye başladı aklımızı, sevmeyi sahiplenmek olarak gördük ve yanlış yaptığımız, kavga edip maraza çıkardığımızda, aklımız kendimize bile yetmez olduğunda güzel sözlerin ardına sığınmaya çalıştık. Ve önyargıların cehennemiyle kuşatılıyorduk. Anadolu'nun orta yerinden bir yüce insan çıkacak ve Avrupa Ortaçağ'ı yaşarken o şu çağrıyı yapacaktı: "Ne olursan ol gel. İster kafir, ister Mecusi, ister puta tapan ol. Tövbeni yüz bin kere bozsan da gel. " Mevlana'yı dilimize pelesenk ediyor, Şebi-Arus törenlerinde onu anmak için sıraya giriyorduk ama "Mal canın yongası" demekten de vazgeçmiyorduk. Yüzümüz kızarmadan Yunus'un deyişleriyle güya kapitalizmin ve özel mülkün nimetlerine kızıyorduk: "Mal da yalan mülk de yalan. Al biraz da sen oyalan"... Garipti Yunus ama inanılmaz bir ilahi aşkla bağlı olduğunu söylüyordu: "Gah eserim yeller gibi / Gah tozarım yollar gibi / Gah akarım seller gibi / Gel gör beni aşk neyledi." Eski Yunan'da Epikür diye bir adam çıkmış ve "Bilginin amacı insanı bilgisizlikten ve boş inançlardan kurtarmaktır" diyordu. "Oku" diyen islamiyetin kutsal kitabımız Kuran da aynı şeyleri söylüyordu ama "Saçı uzun aklı kısa!" deyip okutmuyorduk kızlarımızı. Sonra bir gün çekik gözlü insanların diyarından bilgece bir söz işittik: "Bilmeyen ama bilmediğini de bilmeyen aptaldır; ondan sakının. / Bilmeyen ve bilmediğini bilen çocuktur; ona öğretin. / Bilen ama bildiğini bilmeyen uykudadır; onu uyandırın. / Bilen ve bildiğini de bilen akıllıdır; onu izleyin." Kapitalizmin çarkları işlerken Ortaçağ geride kalıyor ama aklın egemenliğinden çok paranın hükümranlığı karşısında önce afallayan, sonra peşinden gideceği bir dönemin kapısını aralıyordu insanoğlu. Kapitalizmin tarifini matematiksel bir kesinlikle yapan Karl Marks, belki de en anlamlı uyarısını yapıyordu: "Gölgesini satamadığı ağacı kesecek kadar gözü körleşir kapitalizmin" "Para karşılığı yapılan tüm işler zihni ele geçirir ve alçaltır" diyen Aristo'yu haklı çıkaran dönem başlamıştır artık. Tüm zamanların en büyük yazarı William Shakespeare, çıkara dayalı ilişkilere bakınca tiksinir, soneleri sefil insanı anlatır ama o doğruluktan vazgeçmez. "Hiçbir miras doğruluk kadar zengin değildir" diyerek dürüstlüğe, "Gözyaşı ile yıkanan yüzden daha temiz bir yüz olamaz" derken de saflığa methiye düzer. İnsanın elindekilerle yetinmeyen tuhaf bir yaratık olduğunu gören Shakespeare "Nasıl ki bir at, üzerindeki zengin koşumların farkına varmazsa, insan da içinde yaşadığı nimetlerin farkına öyle varmaz." der. İnsan aklının esir alındığı bu dönem öyle bir dönemdir ki Cennetin anahtarını vaat edenler rahip kılığına girer, piskoposlar dediğim dedik karanlık bir dönemin müstebitleri olurlar. O dönemde ilk kez birileri "şöyle olmaz mı, olamaz mı?" diye fikir ortaya atar. İşte bu suçtur. Tek suçu, sadece farklı düşünüp başka türlü inanan insanlar olmaktır. İtalyan gökbilimci, filozof ve rahip Giordano Bruno, dünyayı ve evreni sırf Katolik Kilisesi'ndeki piskoposlar gibi tarif etmediği için Roma Engizisyon Mahkemesi'nde idama mahkum edilir. Odun ateşinde diri diri yakılır ama Bruno son sözleriyle şöyle veda eder hayata: Tanrı, iradesini hakim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hakim kılmak için Tanrı'yı kullanırlar." Köylü isyanları, senyörlerin, emirlerindeki serflerin karılarıyla yatabilmelerini sağlayan "ilk gece hakkı", bir insanın sadece suçlanıyor olmasının suçlu ilan edilmesi için yeterli olabildiği karanlık bir dönemden geçmektedir Ortaçağ. İnsanlığın kamburu sadece Notre Damme'da görülmez, Osmanlı da payını alır bu karanlıktan. Padişahlar "Zıllıllah-u fil alem" yani Allah'ın yeryüzündeki gölgesi olduklarını ilan edecek kadar ileri giderler. İktidar hem dünyevi hem de uhrevidir. Yanlarına aldıkları şeyhülislamlar dünya ve ahret işleri için bilirkişiliğe soyunur. Öyleleri çıkar ki içlerinden, örneğin Dürrizade adlı biri tutup İngiliz ve Yunan uçaklarıyla Anadolu bozkırındaki zavallı Türk köylüsüne atılan bildirinin altına mührünü basar. Şeyhülislam bozuntusu Dürrizade ile Padişaha göre Mustafa Kemal ve arkadaşları isyancı asidir ve görüldükleri yerde idam edilmelidir. Bu dil, sömürgeci İngiliz ve Fransız'ın kullandığı dildir, tek farkı birinin altında generalin, ötekinin altında bir Osmanlı şeyhülislamının imzası vardır. "Zayıflar daima adalet ve eşitlik ister ama bunlar kuvvetlinin umurunda bile değildir" diyen Aristo'nun haklı çıktığı, "Bir öküz çalanın cezalandırıldığı ama bir ülke çalanın hükümdar olduğu", adına önce 'monarşi' sonra ucundan azıcık 'demokrasi' denen bir dönemin kapısı aralanmıştır. Ve insanoğlu, yakılmayı, boğularak öldürülmeyi ve derisinin yüzülmesini göze alarak direnir ve aklının sesini dinler. İşte tam da bu sırada Alman felsefeci İmmanuel Kant "Aydınlanma insanın kendi aklını kullanmaya cüret etmesidir" der. Aslında bu, İngiliz Shakespeare'in de arzuladığı insan modelinin ortaya çıkmaya başladığı yepyeni bir dönemin izlerini taşımaktadır. "İnsanlar göründükleri gibi olmalıdır. Eğer değillerse hiç görünmesinler daha iyi!" diyen Shakespeare'i haklı çıkaran bir isim Avrupa'dan çıkar. Ünlü Fransız Ansiklopedist Diderot'dan başkası değildir bu kişi. Kilise ile tutuştuğu kavganın 1'incilik kürsüsüne aydınlanma yani akıl çıkar. Kavga sürerken "Peki" der, Diderot, "Tanrıya inanmamı mı istiyorsun, kabul ama sen de Tanrıya dokunmamı sağla..." der. Kilise susar, önce Fransa aydınlanır. Diderot'nun sesi daha gür çıkar: "Filozoflar hiç din adamı öldürmemişlerdir. Ama din adamları pek çok filozof öldürmüştür." der. Öyle bir dönemdir ki bu yeni dönem, artık yöneten neyi nasıl yönetmesi gerektiği, yönetilen de kimi neden seçtiği ya da seçmemesi gerektiği konusunda yoğun bir sorgudan geçirir kendini. Fransa'da kanlı olur süreç, imparatorluğun sonu gelir. 16. Loui, eternite, fraternite, liberte diyenlerin haykırışları altında Paris'te giyotinde can verir. Ve Montesquieu'nun eski devrin dalkavuklarına söyleyeceği sözler duyulur Paris'in banliyölerinden: "Bir ülkede dalkavukluğun getirisi, dürüstlüğün getirisinden daha fazla ise o ülke batar." Fransa'da monarşi yıkılır Cumhuriyet kurulur. 20'nci ve 21'inci yüzyılın büyük ve yaşlı düşünürü Bertrand Russel aydınlanmanın henüz bitmediğini düşünenlerdendir: "Dünyanın açık kalplere ve aydın insanlara ihtiyacı var" der. Almanya'da bir keşiş olup da "cennette yer vaadi kağıdı" yani endüljans denen kilise belgesine karşı çıkan Luther Almanya için çağrısını mektuplara döktüğü dönem hala hafızalardadır: "Freiheit" yani özgürlük diye bağırmıştır Luther... Vatandaşı Erasmus ise hala cehaletin izlerine dikkat çeker: "Körlerin ülkesinde tek gözlü kral olur" . İncil'in delik deşik edildiği özgürlükçü bir dönem başlamıştır artık ve dönüşü yoktur. İtalya'dan çıkan ses de gürdür. Edebiyatta Dante, Petrarka, Bokkaçiyo; güzel sanatlarda Leonardo Da Vinçi, Mikelanj ve Rafael öne çıkar. İki nehrin arasındaki medeniyetlerin köprüsü Anadolu'dan da diniyle barışık aydınlar çıkar. Mevlana ile Yunus'u okuyup feyz almış ama "Enel Hak" yani "Tanrı bendedir" dediği için asılmıştır Hallacı Mansur. Seyyid Nesimi'nin derisinin yüzülmesi de Hallacı Mansur'a duyduğu saygı yüzündendir. Çünkü o da "Tanrıyla bütünlük sağladığını" söyleyen, "Tanrı içimdedir" diyen farklı ve tek başına bir mürittir. Osmanlı karanlığa gömülür. Bilinen padişahlardan biri, Kızılbaşları kuyularda öldürtecek kadar öfke doludur. Ama Anadolu'dur bu, bire bin veren, uygarlıkların peş peşe inci tanesi gibi dizildiği koca yurt. Hacı Bektaş-ı Veli İç Anadolu'yu aydınlatacak yolu tasvir ederken "Bir yolu karanlık görüyorsan bil ki perde gözündedir; yolda değil" diyecek, üç dostuyla iyiliğin erdemini anlatacaktır: "Benim üç iyi dostum vardır. Ben ölünce biri evde, biri yolda kalır, biri de benimle gelir. Evde kalan malımdır, yolda kalan hısımlarımdır. Benle gelen iyiliğimdir." Ve savaş... İnsanın paraya köle olmasından bile daha tehlikeli olan ölümün öteki adı, yıkım... Montesquieu, savaşa öyle karşıdır ki savaş karşıtlığını Fransa'da Fransız olmaya yeğler: Eğer ülkeme yararlı olacak, diğer ülkeleri mahvedecek bir şey biliyorsam prensime önermem; çünkü ben önce bir insanım, sonra bir Fransız'ım. İnsanlığın gelmiş geçmiş en büyük bilim adamlarından Alman yurttaşı Yahudi bilim adamı Albert Einstein da savaşa öylesine karşıdır ki; savaşta çıkan değerlere bile isyan eder. Önce "Emirle gelen kahramanlıktan, bilinçli ve bilinçsiz şiddetten, aptalca yurtseverlikten nefret ediyorum" der, sonra savaşı ve silahları tiksindirici ve aşağılayıcı bulduğunu ilan eder: Böyle iğrenç bir eyleme katılmaktansa kendimi yok ederim daha iyi..."der. Amerikalı düşünür ve devlet adamı Benjamin Franklin'e göre de "kahraman" olmaktansa insan olmak daha önemlidir: "İnsan her zaman kahraman olmaz ama her zaman insan olabilir..." Adana Barosu'nun değerli mensupları, sevgili konuklar; İnsanız biz. Cesaretimiz var. Bazen namlularımızdan ölüm kusarız, yüreğimiz kardeşlik için çarpsa bile. Kimi zaman da iki yanı da kör bir bıçak gibi aldatırız. Aşksız evliliğe benzer kızgınlığımız... İnsanız ya, öfkeliyiz... Öfke için her zaman bir nedenimiz vardır ama her zaman iyi bir nedenimiz yoktur. Ve bilgeyizdir bazen, tam tersi çoğu zaman yani cahil mi cühela. "Ayrıcalıklı sınıfın ustaca kullandığı bir silah" olar hurafenin peşinden giden cahilliğimiz. Ne kadar insanız hiç sorduk mu? Hukukçuyuz ama ne kadar bağlıyız hak ve adalete düşündük mü? Dedikodunun adını sohbet, küçümsemenin tarifini tespit, çıkarın adını kazanç, arkadan konuşmayı 'çekiştirmek' olarak koyan da biziz, tanımadığımız insanlar için ağlayan, elini cebine atıp emeğinden veren de. İnsan isek ki öyleyiz, Romalı Lucretius'un dediğini aklımızdan hiç çıkarmamalıyız: "Biz insanlar tek kanatlı melekleriz. Ancak birbirimize sarılırsak uçabiliriz." Gelin, Prof.Dr. Faruk Erem'in de dediği gibi Suçluyu kazıyalım altından insan çıksın." Diderot'a kulak verip iyi anlayalım onu ve düşünmeliyiz ki haklı; "İnat ile barbarlık arasında tek bir adım vardır" ve "Kötü olan insanın doğası değil, onu yolundan saptıranlardır." *** Sevgili arkadaşlarım, Hukuk ve hak adına neyi ne kadar verebildim bir baro başkanı olarak, taş üstüne bir taş olsun koyabildim mi, bir hoş seda olarak kalacak mıyım muhayyilenizin bir yerinde bilemem ama sizlerden aldığım çok şey olduğunu bilin lütfen. Sevginizi ve saygınızı gösterdiniz. Arada kızdık belki, arkalardan konuştuk hatta. Hepsi insana dairdi. Kendi adıma ben, şimdi giderken hiçbirini duymuyorum artık. Ama bu dört yıl içinde başka bir şey daha oldu. Kendimi öğrendim, tartıya koydum. Öfkelerimi dizginlemeyi, özlemlerimi azaltmayı, tepkilerimi ölçülü kılmayı, heveslerimi sorgulamayı, ötekileri biraz daha içten sevmeyi, başkalarını başkalaştırmamayı, tersine kendimi onların yerine koyarak onları anlamayı ve farklılıkların aslında zenginlik olduğunu öğrendim, öğrenmeye çalıştım. Sevgili arkadaşlarım; Danimarkalı felsefe öğretmeni Joster Gaarder'in Sofinin Dünyası adlı kitabını okumuştur çoğunuz. Hani, okuldan evine dönen romanının başkahramanı bir kız vardı, adı Sofi'ydi. Genç kıza bırakılan bir de mektup vardı hatırlıyor musunuz? roman şu soruyla başlıyordu: "Kimsin?" Sahi, kimiz biz, neyiz ve ne yapıyoruz? Yapmamız gerekenleri mi yapıyoruz, duygularımızın ve koşullanmışlıklarımızın biçimlendirdiği bencil kişiliklerimizi doyurmaya mı çalışıyoruz? " Üzülme, öfkelenme, sadece anlamaya çalış" diye sesleniyordu Spinoza. Anlamaya çalıştık mı birbirimizi? İngiliz şair Lord Byron ise ne geçmişin anıları ne de yaklaşan tehlikeler için yas tuttuğunu söylüyor ve diyor ki: Tek üzüntüm; arkamda gözyaşına değer bir şey bırakamamış olmak... *** Suçluyu kazıyınca altından insanı çıkarmayı umduğum, yöneticilerin ve insanlık için "en az mahzurlu rejim" dediğimiz demokrasinin denetlenmeyince yozlaştığını bildiğim; kim, neye, neden ve nasıl inanıyorsa inansın yeter ki kırıp dökmesin dediğim, bilgi ancak tecrübeyle harmanlanabilirse bilgeliğe doğru yol alan bir kutup yıldızı olabilir diye düşündüğüm, paylaştıkça çoğaldığım, öfkelendikçe ve yok ettikçe azaldığım, sevdikçe ve sevildikçe var olduğumu anladığım, haksızlığa uğradığımda yumruğumu sıkmayıp sarılabileceğim tek şeyin akıl ve hukuk olduğuna yüzde 100 inandığım bir hayat yaşanmaya değer. Ve bir kez daha çağrımı buradan yineliyorum : "Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine." Ve koca Yunus'un dediği gibi diyor, veda ediyorum: Sevelim sevilelim / Bu dünya kimseye kalmaz" Baromuzun 25. ve 26.döneminde bize oylarıyla destek veren veya vermeyen tüm meslektaşlarıma bir kez daha teşekkür eder, en derin sevgi ve saygılarımı sunarım." Baro Başkan Yardımcısı Hakan Önenli'nin de yaptığı konuşmanın ardından genel kurula sunulan raporlar oylanarak ibra edildi. Meslektaşlarımızın da görüş, öneri, eleştirilerini belirtmesinin ardından Başkan adayları Av.Abbas Bilgili ve Av. Mengücek Gazi Çıtırık da üyelere hitaben birer konuşma yaptı. Her iki başkan adayı yapacakları çalışmalarla ilgili meslektaşlarını bilgilendirdi. Av. Bilgili ve Av. Çıtırık'ın başakan adayı olduğu iki liste, yarın üyelerin oylamasına sunulacak.
Diğer Haberler